Dünyanın önde gelen Growth Consultancy & Research (Büyüme Danışmanlığı ve Araştırma) kuruluşlarından Frost & Sullivan‘ın küresel çapta gerçekleştirdiği araştırmaya göre önümüzdeki 10 yıl içinde yenilenebilir enerji pazarında hızlı bir büyüme bekleniyor. Fosil yakıtların emisyonunu azaltmaya kararlı hükümet politikaları, uluslararası anlaşmaların getirdiği zorunluluklar ve yeşil ekonomiye dayalı yeni endüstrilere destek olma eğiliminin güçlenmesi gibi nedenlerden dolayı yenilenebilir enerjiye olan yatırımlar önümüzdeki dönemde ivme kazanacak.

Hidroelektrik dışında rüzgar, güneş, biyokütle ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının 2010 yılında yüzde 3.6 olan küresel payının 2020 yılında yüzde 7.7’ye, 2030 yılında ise yüzde 12.6’ya yükselmesi öngörülüyor.

Rüzgar güçlü esecek
Rüzgar enerjisine yatırım dünya genelinde patlama yaşayacak. Frost & Sullivan’ın öngörüsüne göre bu patlama yalnızca Çin’in 10 yıl içinde kurulu rüzgar enerjisi gücünü neredeyse üç katına çıkarmasından değil, Hindistan ve Avrupa’daki altyapı yatırımlarının katkısıyla da sağlanacak. Kuzey Amerika pazarı ise düzenlemelerle ilgili canlılık yaşasa da kriz döngüsünü aşamayacak. Bunun nedeni Kongre’nin yatırım desteklerine olan belirsizliği olarak gösterilse de, yine de önümüzdeki 10 yılda büyümenin gücünün hissedileceği tahmin ediliyor. Avrupa’daki rüzgar enerjisi üreticileri ise Asya’dan gelecek rekabetçi baskıyı hissedecek ve sektörün yapısı önümüzdeki beş yılda şirket birleşmeleriyle önemli bir değişim geçirecek.

Frost & Sullivan’a göre sermaye ve ekipman maliyetleri 2009 ve 2010 yılllarında dusmus olsa da, projelerin karmaşık yapısından dolayı maliyetler yine de yüksek olmaya devam edecek. Operasyonel maliyetler ise bilinmezliğini koruyacak, çünkü bakım maliyetlerinin yüksekliğinin yanı sıra uzun süren önemli aksaklıklar projenin karlılığını doğrudan etkileyebiliyor. Rüzgar enerjisi endüstrisi için en olumlu gelişme ise Avrupa, Çin ve Hindistan’da hükümetlerin rüzgar enerjisini desteklemeye karar vermiş olmaları.

Genel olarak Avrupa’ya bakıldığında sektörün henüz yeni olmasından dolayı büyüme oranları düşük, ancak hala pek çok pazarda önemli fırsatlar mevcut bulunuyor. Kuzey Amerika’da ise teşviklere rağmen belirsizlik sürüyor ve yenilenebilir verimlilik standartı gibi uzun dönemli politikalar öngörülmüyor.

Çin’de 2005-2009 yılları arası büyüme oranı yüzde 100’ü geçmiş bulunuyordu. Önümüzdeki dönemde de elektrik talebinin büyümesi ve yerli üreticiye destek anlamında rüzgar enerjisine olan ilginin artarak süreceği ve önemli gelişmeler kaydedileceğine kesin gözüyle bakılıyor. Hindistan pazarı ise Çin pazarının dörtte biri kadar olmasına rağmen büyüme oranları düşük, ancak yüzde 20-25’lik gibi sağlıklı bir orana sahip bulunuyor. Pazarın büyümesi de büyük olasılıkla yavaş olacak gibi görünüyor. Uluslararası rüzgar enerjisi birliklerinin tahminlerine kıyasla Frost & Sullivan’ın tahminleri daha kötümser. Çünkü Frost & Sullivan yetkilileri, bürokratik engellerin üstesinden gelinmesi ve altyapı ağını geliştirmeye yönelik çalışmalara ağırlık verilmesini de hesaba katılması gereken faktörler arasında gösteriyor ve bu konulardan sonuç alınmadan yatırımların beklenenin gerisinde kalacağını özellikle vurguluyorlar.

Daha güneşli günler gelecek
Güneş enerjisi pazarı uzun dönemde iyi bir büyüme yakaladı, ancak Batılı üreticiler için temel sorun Avrupa ve Kuzey Amerika pazarını hedefleyen Çinli üreticilerin artan egemenliği olarak gösteriliyor. Silikon bazlı güneş enerjisi teknolojisi artık standart bir teknoloji olarak görülüyor ve yatırım marjları sürekli düşüyor. Maliyet açısından geleneksel enerji teknolojileri ile güneş enerjisi arasındaki mesafe hızla kapanıyor.

Halihazırda Çin’de 200’den fazla güneş enerjisi ekipmanı üreten firma bulunuyor. Hedefleri ise Çin’in ihtiyacını karşılamanın yanı sıra komşu pazarların payına da ortak olmak. Ayrıca önümüzdeki 10 yılda Çinli üreticilerin Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarını da hedefleyeceği tahmin ediliyor. Nitekim Çin firmaları bugün dünya çapında satılan modüllerin neredeyse yarısına sahip bulunuyor ve gözlerini denizaşırı bölgelere çevirmiş durumdalar.

Güneş enerjisi pilleri elektrik verimliliği açısından günümüzde yüzde 10 gibi çok düşük seviyeye sahip bulunuyor. Söz konusu oran geleneksel teknolojinin epey gerisinde kalıyor. Verimlilik düzeyinin artması ise yatırım olarak güneş enerjisini çekici kılıyor ve önümüzdeki 10 yılda ‘boya hassasiyetli’ (dye-sensitized) yeni nesil güneş enerjisi pilleri varolan teknolojilere rakip olarak boy gösterecek gibi görünüyor.

Avrupa’da Almanya ve İspanya güneş enerjisinin global şampiyonları olarak öne çıkıyor, ancak finansal kriz teşviklere rağmen yeni yatırımların önünü kesmeyi başardı. İtalya’da tablo daha parlak gibi olsa da burada da teşvikler azalma yönüne doğru gidiyor.

Hindistan Güneş Enerjisi İnisiyatifi 2022 yılı için 20 GW’lık güneş enerjisi gücünü hedeflemiş durumda bulunuyor. Öncelikli hedefleri herhangi bir altyapıya sahip olmayan kırsal alanlara enerji götürebilmek üzerine kurulu. Hindistan’ın hedeflerine ulaşma başarısı Çin kadar olmasa da, kapasitesinin kayda değer bir bölümünü hizmete sokması bile büyük bir gelişme olarak gösteriliyor.

Kuzey Amerika’da ise hem CSP (Concentrated Solar Power) hem de PV (Photovoltaic) için güçlü bir potansiyel söz konusu. CSP büyümesi güneş ışınlarından daha uzun süreler yararlanabilen güney eyaletlerine odaklanmış durumda. Eyalet teşvikleri ve Yatırım Vergi Kredisi gibi ulusal inisiyatiflerin bir araya gelmesiyle geleceğin yatırımları yürütülüyor. Bu eyaletler arasında Kaliforniya kilit pazar olmaya devam edecek.

Sağlam bir altyapı ve yatırıma sahip olmasına rağmen çok sayıda teşvik üzerine kurulu Çin’in mevcut sistemini geliştirmek için de çalışmalar sürüyor. Çin çok büyük fırsatlar sunmakla beraber yalnızca Çin ekipman üreticileri ve proje geliştiricileri bu pazardan yararlanabiliyor.

Hidroelektrikte büyüme yavaş
Hidroelektrik santraller sermaye yoğun olmaları ve geri ödeme süresinin uzunluğu nedeniyle yatırım açısından çekici değiller. Daha çok kamu teşekküllerinin yatırım planlarına giren hidroelektrik santraller, kimi zaman kamu açısından da çekiciliğini yitiriyor. Çünkü özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da söz konusu teşekküllerin hissedarlarının yoğun baskısıyla karşı karşıya kalıyorlar. Frost & Sullivan’a göre önümüzdeki 10 yıl içinde bu alanda gelişim görece düşük olacak. Bunun en önemli nedenlerinden biri de en verimli kullanım alanlarının zaten hizmette olmasından kaynaklanıyor.

Avrupa ve Kuzey Amerika’da birçok hidroelektrik santrali kullanım ömrünün sonuna gelmiş bulunuyor. Yeniden yapılandırılmadıkları takdirde kapatılmak zorunda kalacaklar. Pek çok santralin ise gelişimi, kapasite artırımı ve çevresel etkilerinin en aza indirilmesi için elden geçirilip seviyeleri yükseltilmiş durumda.

Büyük hidroelektrik santraller sebep oldukları büyük zararlar yüzünden çevreci kuruluşların tepkileriyle karşılaşmaya devam ediyor. Gelişmiş ülkelerde hidroelektrik santralleri uzun ve kapsamlı soruşturma ve davalara maruz kalmakla birlikte, yerel grupların şiddetli muhalefetiyle de karşılaşmaktalar. Önümüzdeki 10 yılda çevreci muhalefetin artarak sürmesine ve çevreci bilincin küresel çapta daha da yaygınlık kazanmasına kesin gözüyle bakılıyor.

Hidroelektrik alanında Çin’in kurulu düzeni 10 yılda ikiye katlanacak ve pazara Çin ekipman üreticileri hakim olacak. Avrupa’da ise Portekiz ve Avusturya yeni hidroelektrik santraller için en iyi fırsatları sunacak. Yeniden yapılandırma alanında Fransa ve Norveç öne çıkarken, bu ülkeleri İsveç ve Avusturya takip edecek.

Kuzey Amerika’da minimal düzeyde yeni santral olanağı mevcut ama pek çok yeniden yapılandırma ve seviye yükseltme olanağı da söz konusu. Afrika’da ise hidroelektrik kapasite Avrupa’daki kadar, ancak kurulu sistem çok daha küçük. Kilit hidroelektrik ülkeler Sahra altı bölgesinde toplanmış bulunuyor. Potansiyel yoğun, ancak girişim ve fonlar büyük oranda Dünya Bankası ve diğer uluslararası organizasyonlara bağlı durumda.

Biyokütle ‘ben de varım’ diyor
Biyokütle projeler sermaye yoğun yapıları nedeniyle 2009 ve 2010 yıllarını zorlu geçirdi ve ancak az sayıda fondan yararlanabildiler. Dolayısıyla Avrupa ve Kuzey Amerika’da 2012 ve 2013 yıllarında işlemeye başlayacak santrallerin sayısı az olacak. Ancak bu pazarın temelleri sağlam. Bu ülkelerde sağlanan teşvikler gözönüne alındığında pazar 2011 yılından itibaren gelişmeye başlayacak. Öte yandan, biyokütlenin karşılayabileceği kesin olan sabit garantili geri dönüşlerin sağlanması ve projelerin finansman olanaklarının artması bu büyümenin temel nedenleri arasında gösteriliyor.

Elektrik kadar ısı sağlanmasına da olanak veren Biyokütle, birçok hükümet tarafından yenilenebilir enerji kaynaklarına ulaşmada çekici bir alternatif olarak görülüyor. Birçok ülke bu alana yatırımı artırmak için teşvik mekanizmaları sunuyor. Danimarka, Polonya ve Hollanda gibi ülkeler biyokütlenin kömür yakmaktan çok daha ucuz olduğu gerçeğinden yola çıkarak hazırladıkları teşvik planlarıyla hareket ediyorlar.

Diğer yenilenebilir enerji kaynakları ile karşılaştırıldığında biyokütlenin muhteşem bir potansiyele sahip olduğu görülüyor. Bir biyokütle santralı stoklu bir güç kaynağı gibi çalışabiliyor ve garantili gelir sağlıyor. Bu durum kamu teşekküllerinin rüzgar enerjisine yatırım yaptıklarında ne kadar elektrik üretileceğinden ve nasıl bir fiyat geleceğinden emin olamamalarına tamamen zıt bir durum olarak avantaj sunuyor. Biyokütle santralleri ayrıca ısı da üretebiliyor ve bu ısı kullanıldığı sürece ek gelir kaynağı yaratıyor. Ancak sermaye yoğun işletmeler olan biyokütle santrallerin kiralayıcıları çok daha pahalı anahtar teslim kontratlara imza attıklarından ve buna bağlı olarak en düşük risklere bile girmek istemediklerinden dolayı bu durum mevcut finans ikliminde sorunlar yaşanmasına neden oluyor.

Türkiye’de güneş, rüzgar ve jeotermal öne çıkıyor
Türkiye’de enerji üreticilerinin büyük ölçüde doğalgaz ithalatına bağlı bulunduğunu ve enerji ihtiyacının neredeyse yarısının bu yoldan karşılandığını belirtiyor.. Dolayısıyla bu durum büyük yatırımcıları alternatif üretim yollarına yöneltiyor. Nitekim Türkiye’de rüzgar, güneş, biyokütle ve jeotermal gibi tüm yenilenebilir enerji alanlarına büyük bir ilgi görülüyor.

Türkiye’de yenilenebilir enerji pazarının kısa sayılabilecek geçmişine rağmen, 2023 yılı itibariyle pazarda gözle görülür bir artış kaydedilecek. Gelecek yıllarda Türkiye’de enerji ihtiyacının yüzde 6 ila 8 arası artış göstermesine paralel olarak, siyasetçilerin ülkenin kendi kaynaklarından elde edebilecekleri büyük potansiyele kayıtsız kalmayacakları vurgulanıyor.

Türkiye güneş enerji alanında ise ‘yeni’ ülkeler arasında gösteriliyor. Yatırım yapmak isteyen mevcut, ancak tamamlayıcı düzenlemelerin eksikliğinden dolayı henüz dikkat çekici bir gelişme görülmüyor. Düzenlemelerle ilgili eksiklerin yıl içinde tamamlanması ve prosedürlerle teknik detayların da bitirilmesiyle birlikte güneş enerjisi yatırımlarının hız kazanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bu alanda Türkiye’nin sahip olduğu büyük potansiyel pazarı her açıdan çazip kılıyor.

Türkiye’de diğer yenilenebilir kaynaklara kıyasla rüzgar enerjisi pazarının 2010 yılı itibariyle 1266 MW’lık kapasiteye sahip olması, pazarın gelişmiş bir düzeyde olduğunu işaret ediyor. Bu alanda endüstrinin karşılaştığı temel zorluk, uzun süren lisanslandırma süresi ve buna bağlı olarak uygulamadaki projelerde yapılan değişiklikler olarak gösteriliyor. 2023 yılını hedefleyen stratejik çalışmaya göre Türkiye’de rüzgar enerjisinde 20.00 MW’lık kapasiteye ulaşılması arzusu, bürokratik çevrelerde oldukça iyimser bir hedef olarak değerlendiriliyor.

Öte yandan, jeotermal enerjide 600 MW’lık elektrik üretim potansiyeli olan Türkiye, bu alanda AB ülkeleri arasında birinci, dünya ülkeleri arasında yedinci sırada bulunuyor. 2010 yılında yenilenebilir enerjiler için açıklanan tarifelerdeki dönüşle son kanunun çıkmasıyla birlikte, jeotermal enerjinin parlak bir gelecek vaat ettiği ileri sürülüyor. Sürekli bir güç üretim türü olmasından dolayı talebin sadece yüksek maliyet ve kaynağın küçüklüğü yüzünden zorluk yaşayabileceği tahmin ediliyor. 2023 yılı itibariyle devletin hedefi ise Türkiye’nin tüm jeotermal enerji potansiyelini tam kapasiteyle değerlendirmeye almaya odaklanıyor.

Önemli bir not:

Değerli comTalks takipçileri, değerli ziyaretçiler. Bu bilgi paylaşım ortamının açıldığı Kasım 2010’ndan bu yana her yeni haftanın başlangıcında burada sizlerle olup bilişim, teknoloji, kalkınma politikaları, internet ve dijital medya üzerine paylaşımlarda bulundum.

Bu süreç içerisinde içeriklerimizde aynı takipçilerimiz gibi hızlı yükseliş ile birlikte büyüdü. Yola başladığımız arkadaşlarımızla birlikte siteye olan ilgi daha da arttı. Aynı zamanda aramıza yeni katılan değerli ekip arkadaşlarımız da oldu. Herkes büyük bir özveri ve emekle hazırladıkları yazılarını sizlerle paylaşma olanağı elde etti.

Bugün itibariyle, comTalks’da benim bu son yazımdı. Yoğun iş potansiyelim ve çalışmalarım nedeniyle bu 33.’cü yazımla birlikte buraya nokta koyuyorum. İlerleyen zamanlarda belki farklı projelerde tekrar karşılaşırız. Ama öncelikle kişisel blogumda yine aktif olarak yazmaya devam edeceğim. Başta buradaki ekip arkadaşlarıma ve anlam katan, değer katan siz değerli takipçilerimize tüm paylaşımlarınız ve katkılarınız için teşekkür ediyorum.

Sevgilerle. Güzel günlere…