Aylık Yazı Arşivi : Eylül 2011

Bir Trending Topic Olarak “Terör”

Geçtiğimiz yılın Kasım ayından bu yana comTalks’ta sizlerle birlikte olduk. Değişen ve gelişen yazar kadromuz çok anlamlı paylaşımlar ortaya koydular ve en önemlisi sizler tüm sosyal platformlar üzerinde yazdıklarımıza teveccüh gösterdiniz. Okumaya değer buldunuz. Doğrusu bir yıldan kısa bir sürede bu konuma geleceğimiz aklımın ucundan bile geçmezdi.

Fakat bugünün konusu farklı. Bugün istatistiklerden ve rakamlardan bahsetmeyeceğiz. comTalks’ta yeni bir konsept olan “siyah arkaplanlı” protesto yazılarının ilki bu.
Yazının başlığı “Bir Trending Topic Olarak “Terör”" çünkü görünüşe göre hepimiz medyayı takip ediyoruz,  “Şırnak’ta 3 Şehit” haberlerini okuyor ve tam 50 saniye sonra unutuyoruz. Bizim için normalleşiyor. Rakamla 3-5-12-15 yazması ve okuması ne kadar da rahat artık hepimiz için. Aceleyle sosyal medya platformlarında terörü lanetliyoruz. Hatta terörü lanetlemek için daha kaliteli cümle kurma yarışına gidiyoruz. Oysa her bir şehit Türkiye’nin herhangi biryerinde bir eve ateş düşürüyor ve eminim bu evlerde anne-babalar, kardeş ve eşler için nefes almak bile zorlaşıyor. Terör bizim için normalleşiyor, bir “trending topic” olmaktan öte gitmiyor artık.

Ülke olarak bu bela yalnızca güvenlik güçlerimizi değil öğretmenlerimizi de elimizden almakta hiç bir sakınca görmüyor. Milli servetimiz olan öğretmenlerimizin eğitimi için en az 15-16 yıl emek harcıyoruz ve onlar elimizden kayıp gidiyor. Yalnızca geçtiğimiz günlerde 12 öğretmenimiz hainler tarafından kaçırıldı. Kaçırılan, yaralanan ve şehit edilen sivillerimizi de unutmamak gerek.

comTalks’ta buna yer verdik çünkü bu konuyu takip ettiğimizi göstermek ve tepkilerimizi ortaya koymak istedik. Ekip olarak pek çok yerli-yabancı haber kaynağı takip ediyor ve mesleki anlamda belirli alanlarda yazılmamış şeyleri yazmaya gayret ediyoruz. Fakat özellikle bu terörist saldırıların Türkiye’nın dışındaki medyada çok az yankı bulması bizi huzursuz ediyor. Sanki gözler kasıtlı olarak bu sürece kapatılıyor. Ülkemizle ilgili herkes “stratejik müttefik” deme yarışındayken söz konusu kayıplarımız olunca “üç maymun” oynanıyor.

Ekip olarak terörün memleketi, dili, dini ve ırkı olmadığını yeniden hatırlatmak istiyor, bizim ve sizin terörünüz diye bir ayrım yapılamayacağının akıllara yeniden getirilmesini umuyoruz. Elbette bu ülkenin çocukları vurularak tükenmez ve her ne olursa olsun, talepleri dile getirmenin en onursuz yolu terördür. Üstelik bugün Türkiye’de bizi üzen terörün yarın başka bir ülkeyi başka çıkarlar için üzmeyeceğinin hiç bir garantisi yoktur.

Çok sık görmeyeceğiniz bu “siyah arkaplanlı” protesto yazılarını mazur görünüz. Hep mesleki yazabilmek, her zaman bu motivasyonu kendimizde bulabilmek isterdik.

comTalks’ta “Başarı Hikayeleri” serisi devam edecek. Seri yazdığım için uzun zamandır yazmak istediğim bu yazıyı yazamıyordum. Seriye birer hafta arayla devam etme kararı aldığımız için nihayet yazabildim.

Daha çok teknoloji, trend ve istatistik yazabilmek dileğiyle. Hepinize iyi haftasonları dilerim.

  • Pinle
Sosyal Sorumluluk içerisinde yazılmıştır. 1 Yorum

Monetize Ederken – Monetizasyon Araçları

Monetizasyon hakkındaki yazı dizisinin son bölümünde Monetizasyon araçlarından bahsedeceğim. Öncelikle ilk 3 yazıyı hatırlatmak istiyorum:

  1. Monetize Ederken
  2. Monetize Ederken – Trafik Kalitesi
  3. Monetize Ederken – Yayıncılar

En sık kullanılan monetizasyon aracı Kredi Kartları ve Mobil Ödemeler. Mobil Ödeme döneminden önce kredi kartıyla kullanıcıları monetize etmek gerçekten çok güçtü. Mobil ödeme yöntemleri kullanıcıların oyun&uygulamalarda harcama yapmasını ciddi anlamda kolaylaştırdı. Fakat mobile ödemedeki operatör komisyonlarının çok yüksek olması sebebiyle yayıncılar hak ettikleri verimi alamadılar. Ödeme yöntemlerinin geliştiği ve çeşitlendiği şu günlerde operatörler de komisyon oranlarını düşürmüş durumda.

Bir oyun yayıncısı için her ödeme yöntemi, kullanıcıyı monetize etmek için kullanılabilecek bir araçtır. Örneğin Facebook’a göz atalım. 13 adet farklı ödeme yöntemi sunuyor kullanıcılara.

Türkiye’de kredi kartı ve mobil ödeme dışındaki ödeme yöntemlerine pek rastlamamamızın birkaç sebebi var. Başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Kullanıcı Penetrasyonu: Kredi kartı ve mobil ödeme dışındaki seçeneklerin ülkemizdeki kullanıcı penetrasyonunun yüksek olmaması. Yayıncılar bu sebeple alternatif ödeme yöntemlerine yanaşmıyor olabilirler. Fakat şunu belirtmek lazım, yayıncılar üye kitlesini doğru tanıyabilirse, hangi ödeme yöntemlerini kullanabileceklerini de analiz edebilir. Bu sayede ekstradan birkaç alternatif ödeme yöntemi eklenebilir seçenekler arasına.

2. Teknik Entegrasyon: Kredi Kartı ve mobil ödeme gibi diğer monetizasyon araçları da teknik olarak bir entegrasyon gerektiriyor. Bu da altyapısal yayıncıları zorlayabiliyor. Altyapıdaki yetersizlikler entegrasyonun uzun sürmesini ve hatta bir süre sonra entegrasyonun iptaline kadar gidebiliyor.

3. Yerel Ödeme Yöntemleri: Belki de ilk iki problemin de kaynağı diyebiliriz. Zira ülkemizdeki kullanıcılar alternatif ödeme yöntemlerine yabancı. Bunun sebebi de yerel araçların olmaması (mobil ödeme dışında). Fakat son 1 yıldır pazarda belirgin bir hareketlilik var. iPara ve Mangır Kart bunun göstergesi. Bunun dışında yurtdışındaki araçların da Türkiye pazarına önem vermesi yayıncıların monetizasyonda elini kuvvetlendirecektir.

4 yazılık monetizasyon dizisi bu yazı ile sonlanıyor. Tabii ki bu kadar önemli bir konu 4 yazıya asla sığdırılamaz ve burada bahsedilenler dışında kapsadığı, konuşulması gereken birçok daha konu var monetizasyon hakkında. Yine de konuyla ilgili fikir vermesi açısından bu yazı dizisinin yararlı olacağını düşünüyorum.

  • Pinle
Sosyal Oyunlar, Yazı Dizileri içerisinde , , , , , etiketleriyle yazılmıştır. Yorum yap

İş Yerlerinde İnsan Tipleri

Tek Bildiğim Hiçbir Şey Bilmediğindir
Söylemeye gerek yok, genelde yöneticidirler. Polonya horstlarında horon tepmek gibi konular da dahil hakkında fikir yürütmedikleri konu, uzmanı olmadıkları alan yoktur. Hiçbir şeyi onlar gibi bilemez, gerçekleri onlar gibi algılayamazsınız. Her üç cümlelerinden biri öğüt, üçü tweet’tir. Konuşurken sadece cümlelerinin en can alıcı olduğunu düşündükleri anlarda göz kontağı kurarak sıradan yüzünüze katlanırlar. Hata yapmazlar, hata yapmış gibi gözükmelerine sebep olursunuz. Sohbet ortalarında oluşan sessizliklerde anlatacakları “işte ben bu kadar iyi bir insanım” temalı hikayeler biriktirirler. Apple, Google gibi devlerin başarı sırlarını çözmüşlerdir ama hobi olarak çözmüşlerdir. Sırf bu yüzden aynı büyüklükte şirketler kurmaya tenezzül etmezler. İstediğiniz kadar uğraşın, verdikleri öğütleri hiçbir zaman layığıyla yerine getiremezsiniz. Ruşen amcanın oğlu Sedat’ların neşe kaynağıdırlar. Siz var ya, o kadar şanslı insanlarsınızdır ki sizin onları idol edindiğiniz gibi onların idol edinecek kendileri kadar mükemmel insanlar olmadığı için size çok imrenirler.

Falı Fallanmışlar
Kim kiminle ne yaşamış, kim kimi çekemez, kim evinde kaç watt’lık ampul kullanıyor bilirler. İş yaşamı dendiğinde tek bildikleri insan ilişkileridir. Kendilerinin sahip olduğu hiçbir ilişki olmaması bunu değiştirmez. İş yerine henüz başlamışken sizinle uzun uzun sohbet etmek isteyen, herkesin özel hayatını size ısrarla anlatıp kafanızı yalan yanlış önyargılarla dolduran gereğinden fazla samimi kişiler işte bunlardır. Eğer kertenkelelerden bir şeyler öğrendiyseniz, içinde biraz da sizi ilgilendiren bir bilgiyi çok önemliymiş gibi önlerine atıp canınızı kurtarabilirsiniz. Eğer boş bulunup arkadaşları olduysanız… Vatan sağolsun!

“Anneeeee, 5 dakka daha”cılar
İşe gelme düzenleri işe geldiklerine şükretmenize sebep olacak kadar bozuktur. En ufak hatanızda tepenize binen yöneticilere karşı geliştirdikleri görünmezlik pelerinine sahiptirler, asla azar işitmezler. En az bir kere bilerek ya da bilmeyerek onların işini yapmışsınızdır. Sadece uygun gördükleri birkaç kişi bir de patronla samimidirler. Kalabalık arkadaş grubunu sanki herkes isimlerini biliyormuş gibi cümlelerine dahil ederler. Facebook’ta hesapları, huzurlu şekilde gülümsedikleri bir siyah-beyaz, arkadaşlarıyla çılgınca eğlendikleri bir yarı bulanık fotoğraf kendiliğinden eklenmiş halde açılır. Dünyanın sadece onların bulunduğu birkaç kilometrekarelik alanı umurlarındadır. Unutmadan, eğer ofis yeterince kalabalıksa onlardan gizliden gizliye hoşlanan birisi mutlaka bulunur.

Atom Karıncalar
Mesai saatleri daha uzun olur diye bir günün 386 saat olduğu herhangi bir gezegene gitmeye hazırdırlar. Onları iş yapmıyorken gördüğünüz tek zaman işe geldikleri ve işten döndükleri zamanlardır(işten döndüklerini de pek göremezsiniz). Kariyerleri onların ilerlemeyi bildiği tek yol, hırsları ise sahip oldukları tek yakıttır. Sabah işe geldiğinizde mail kutunuzda gördüğünüz saat üçte yollanmış raporların, saat beşte yollanmış düzeltmelerinin ve istemsizce ağzınızdan dökülen “ne oluyo ya!” serzenişinin sorumlularıdırlar. En az bir kere bilerek ya da bilmeyerek sizin işinizi yaparlar. Çalışmak için hiçbir zaman yeterince vakitleri yoktur. Yaptıkları(ve yaptığınız) hiçbir iş yeterince iyi değildir. Eğer biraz daha zamanları olsa daha iyisini yapabileceklerine emindirler. 40′lı yaşlarına gelmiş halleri sitcom senaristlerine çok kereler ilham vermiştir. İşi elinden alınmış bir atom karınca ile kıyafetlerini çıkarmadan nü çalışabilirsiniz.

Ürkek Ceylanlar
İş dünyası adeta onları köşeye sıkıştırıp derilerini yüzmek için bir araya gelmiş gibi hissederler. Yönetici olsun veya olmasın işleri ile alakalı biriyle konuşurken nabızları bir 100 metre koşucusunun iki katı hıza ulaşmışken dışardan bakıldığında kopyaladığı dosyanın kaç dakika sonra ilgili klasöre aktarılacağını hesaplamaya çalışan windows gibi kitlenmişlerdir. Hemen sonrasında kurdukları saçma sapan cümlelerin uçukluğuna bakarak mavi ekran verip vermediklerini anlayabilirsiniz. Sürekli kovulmaktan korkarlar. Yaptıkları ya da yaptıklarını zannettikleri her hatada kovulmalarını önleyecek konuşmalar hazırlamaya çalışırlar. Patron her görüşmek istediğinde eski hatalarından birisi yüzünden kovulacağını düşündüğü için ne amaçla çağırıldığını dinlemeden bu konuşmalardan birine girişirler. Ofislerin neşe kaynağıdırlar. En az bir kere bilerek ya da bilmeyerek yaptığınız bir işi berbat ederler. Siz çoktan unutmuşken onlar en az 5 yıl kendilerini bu hatadan dolayı zihinsel işkenceye tuttukları için onlara kızmazsınız da. Eğer biraz sakin olmayı öğrenirlerse “ne yapıyorum ben bu işte” diyerek istifa ederler ve bar/cafe falan açmak gibi içlerinde tuttukları abuk sabuk bir halin peşinden at koştururlar. 1 yıl kadar sonra yine iş arıyorlarken rastlarsınız.

Ruşen Amcanın Oğlu Sedat’lar
Yaptıkları her iş, aldıkları her karar neredeyse kusursuzdur. İş dünyası onları yaratırken özene bözene yaratmıştır. Lider ruhludurlar, paçalarından özgüven akar. Hatalarını kabullenirler ve düzeltmek için ellerinden geleni yaparlar. 386 saat olmasa da günün 30-35 saat olduğu bir gezegene gitmeyi onlar da ister. Herkes tarafından imrenilir, yine hemen herkes tarafından kıskanılırlar. İnsan ilişkileri çok iyi olduğu için kimse kin de besleyemez. Atom karıncalara yakıt ve saç baş yolmaları için birkaç yüz sebep sağlarlar. Kendi sınıflarından en az bir kişi ile hiç ama hiç geçinemez ve nefret ederler. En az bir kere bilerek veya gayet iyi bilerek batırdığınız bir işi düzeltmişlerdir. Belgesellerden görmeye alışık olduğunuz gergedanların sağında, solunda hatta ağzının içinde dolanan asalak kuşlar gibi ürkek ceylanlar tarafından rahat bırakılmazlar. Sayelerinde çok şey öğrenir, bir bakış açısı kazanırsınız.

  • Pinle
Genel içerisinde yazılmıştır. Yorum yap

Ben Konuşurum! Sen Anlamasan da Olur!

Geçtiğimiz hafta Devletşah ile birlikte vazo yaptığımızdan söz etmiştik. Bu hafta ise vazo ile aynı gün çıkardığımız diğer dersten söz edeceğim. Teknik konuşmak ve yazışmak!

Yukarıki görselden ne olduğunu, ne işe yaradığını çıkarabilir misiniz? Teknik çizim eğitimi almadıysanız muhtemelen anlamayacaksınızdır. Görüntü tanıdık gelse, ne olduğunu az çok çıkarsanız bile bunun tam olarak ne anlama geldiğini anlamanız mümkün değil. Çünkü teknik bir bilgi gerektiren bir konu bu. İşte iletişimde de sıkıntılardan biri budur. Teknik bilgi farklılıkları.

Müşterileriniz de sizler gibi pazarlamada uzman veya müthiş kodlar yazan veya çok iyi tasarımlar yapan kişiler olmayabilir. Onlar bu bilgilere sahip olmadığı için sizin istediklerinizi anlamayabilir, söylemek istediklerinizi yanlış bile anlayabilir. Aynı şekilde siz de müşterinizin ne demek istediğini, nasıl bir şey istediğini onun konuşmasından anlamayabilirsiniz. İşte bu nedenle iletişimde mümkün olduğunca sade ve günlük bir dil kullanmanız gerekir.

Devletşah’ın sabah ofise getirip bıraktığı bir pipet ve elinde bu pipetin teknik çizimi tüm bunları özetlemişti. Herkes bu çizimlere bakarak anladığı ürünü getirmek için dağıldı. Bu çizim bardağa, çöp kutusuna, halkaya, kaleme her şeye benziyordu. Herkes bir şey getirdi ve sonunda Devletşah kalkıp pipeti bıraktığı yerden aldı. Aslında istediği şey oydu ve bize daha net söylemiş olsaydı herkes ne aradığını bilir ona göre bulur ve getirirdi fakat teknik çizim eğitimi almadığımız için sadece o görselden yola çıkarak farklı farklı şeyler bulduk.

İletişim çift taraflı bir iş olduğu için iki taraf da bu konuda çaba sarfetmek zorunda. Anlatan kişi mümkün olduğunca açık ve net olacak, dinleyen kişi ise mümkün olduğunca soru sorarak anladığı konuyu netleştirecek. Böyle olduğu zaman her şey daha güzel olur emin olabilirsiniz.

  • Pinle
Kurumsal İletişim, Sosyal Sorumluluk içerisinde , , , , , etiketleriyle yazılmıştır. Yorum yap

Sosyal Medya Servislerinin Dünya Geneli Kullanımı +İNFOGRAFİK+

Bu yazımızda, başlıktan da anlaşılacağı üzere, sosyal medya kullanımının dünya geneli dağılımını gösteren ve Mashable’da da yayınlanmış bir infografik üzerinden inceleyeceğiz.

İnfografiğin ilk kısmında; dünyada ülkelar bazında Internet kullanan nüfusun toplam ülke nüfusuna oranı  görülmekte. 10 ülkenin yer aldığı ölçümlerde Büyük Britanya %82,5; Avustralya %80,1 ve Almanya %79,1′lik oranlarla ilk üçte yer alıyor.

 

İkinci kısımda ise; aynı 10 ülkede en çok kullanılan sosyal medya servislerine yer verilmiş. Sosyal medya denince akla ilk gelen servislerden Facebook’un; söz konusu ülkelerin birçoğunda -hem de ezici bir üstünlük ile- en çok kullanıldığını söyleyebiliriz.


İnfografikteki veriye göre Facebook birçok ülkede ilk sırada olsa da Japonya’da ilk beşte bile olmadığı, Brezilya’da ise %0,8′lik farkla Orkut’un gerisinde kaldığı; ayrıca yerel sosyal medya servislerinin -FC2blog, Overblog, Virgilio, Ameba gibi- sıkça tercih edildiği yorumuna da ulaşabiliriz.

Son olarak ufak bir eleştiri yapmayı yerinde buluyorum. Global ve lokal birçok sosyal paylaşım servisinin verilerine göre hazırlanan bu infografikte YouTube’un da yer alması daha iyi olabilirdi. Sosyal paylaşımının video ayağının tartışmasız en iyisi olan YouTube’un verileri ile daha gerçekçi bir sıralama yapılabilirdi. Ayrıca Alexa verilerinin de incelenerek infografiğin daha doğru veriler içermesi sağlanabilirdi.

İnfografiğin tam boyutlu halini buradan inceleyebilirsiniz.

  • Pinle
Genel, Sosyal Medya içerisinde , , , etiketleriyle yazılmıştır. Yorum yap

“Michelangelo, sen yaratıcı bir dehasın, sana zaman, bütçe ve tema sınırlaması yok, bizleri şaşırt yeter!”

“Biz reklamcılar asli olarak ürün satma işi ile ilgileniriz. Ve bu benim müşterilerime karşı sorumluluğumdur. Ürünü olabildiğince sanatkarâne şekilde sunarız, ama eğer reklamın merkezine ürünü koymazsak, reklam istediği kadar eğlendirici olsun, bu, benim zamanımı ve müşterimin parasını boşa harcamak olur!”
John Webster – Creative Director of Boase Massimi Pollitt

Bundan 4 yıl öncesine kadar art direktör ortağımla genelde çizgi altı işler yaptığımız bir ajansı işletiyordum. İşler çizgi altı bile olsa üretim esnasında sık sık ortağımla tartıştığımızı hatırlıyorum, logoyu, fontların büyüklüğünü hep minimumda tutmak isterdi. Aslında onun yaptığı haliyle iş kesinlikle daha şık görünüyordu. Öte yandan art direktörler ve hatta zaman zaman reklam yazarları da haklılık payları da olmakla birlikte kesinlikle egoları son derece gelişkin üreticilerdir. Gelin görün ki bir sanat eseri ortaya çıkartmak zorsa da satan bir reklam olarak bir sanat eseri oluşturmak çok ama çok zordur gerçekten de.

Eski ortağım evinde yağlı boya resimler yapardı. Böylece sanatsal egosunu bir miktar tatmin etmiş olurdu, buna rağmen beraber bir şeyler üretmekte çok zorlanırdık. Süper tasarımlarına laf söyletmez, başka fikirleri beğenmekte zorlanırdı. 20′li yaşlarındaki maceracılar olarak çok da kazandığımız söylenemezdi, lakin 100.000 usd’lik bir bütçe verilseydi bana, (fena halde tırnak içinde) “tükürürdüm öyle sanatın içine”.

Truth, Lies and Advertising kitabının yazarı Jon Steel, konuya bir de bambaşka bir açıdan yaklaşmış. Reklamcı olmayıp da, “pure” sanat işiyle  uğraşanları ele almış. Mesela büyük bir ressam olarak Michelangelo gerçekten de o kadar rahat mı sanatıyla meşgul olabiliyordu? Dönemin papası   The Sistine Chapel’in tavanını resimlerken ona şöyle demiş olabilir mi; “Michelangelo, sen yaratıcı bir dehasın, sana zaman, bütçe ve tema sınırlaması yok, bizleri şaşırt yeter!” Ya da Spielberg, yapımcılarına Jurassic Park gibi bir filmden sonra, 3 saatlik siyah beyaz bir Holokost filmi (Schindler’s List) çekmek istediğini kolayca anlatabilmiş midir acaba? Yani aslında reklam sektöründe çalışan sanatkar üreticiler harcandıklarını ya da yeteneklerinin kötüye kullanıldığını, istismar edildiklerini düşünmekte pek haklı sayılmazlar. Dışarıdaki dünya o kadar da parlak değil çünkü. Kaldı ki 1 dk.lık reklam filmi bütçesi ile artık bir bölüm dizi çekilir oldu, onlar da içlerinde yayınlanan reklamlar sayesinde.

Yazımın sonuna gelmişken eklemek isterim ki sanat, yaratıcı yetenek reklamın kesinlikle olmazsa olmazı. Reklam işinin en keyifli yanlarından birisi. Ama satan bir reklamdan sonra müşterinin teşekkür telefonu kadar keyiflisi yok.

Şahane bir hafta dilerim…

  • Pinle
Pazarlama içerisinde etiketleriyle yazılmıştır. Yorum yap

Ya Sat Ya Terk Et!

Bu ay ki Capital dergisinde yayınlanan bir makaleye göre çalışanların %74′ü verilen hedeflere ulaşma noktasında üzerinde baskı hissediyor, bu kişilerin yarısı da bu baskının ciddi boyutlarda olduğundan dem vuruyor. Hangi sektör çalışanları daha çok baskı altında kalıyor diye sırasıyla bakacak olursak;

Bankacılık,
İlaç,
Otomotiv,
Perakendecilik,

sektörlerinin geldiğini görüyoruz.

Türkiye’nin son 5-10 yılında yaşadığı büyüme ivmesi nedeniyle şirketlerimizin de büyüdüğü bir gerçek (sektör özelinde bir gelişme yok ise). Bu büyümeyi sürdürebilmek için bolca üretmek ve tabi bolca da satmak gerekiyor, satmak için de gerekli olan pazarlar globalleşen dünyada iç içe geçmiş durumda, herkes her şeyi her yere satabilir konuma geliyor giderek, X ülkesinde üretim yapan bir şirket kolayca Türkiye pazarına girebiliyor, Türkiye’deki benzer ürün üreticisi de pazardaki payını kaybetmemek için yükselen satış hedefleri koymak zorunda kalıyor ve X pazarına girmeyi düşünmek/girmek zorunda kalıyor. Sonuçta en tepeden aşağıya doğru giden bir “baskı” dalgası oluşuyor. Bunların hepsi de Pepsi’nin sloganında ki gibi insanların hep “daha fazlasını iste”mesinden kaynaklanıyor.

Birimler düzeyinde baktığımızda ise baskı düzeyleri;

Satış,
Pazarlama,
Mali İşler,
Ar-Ge,
Operasyon,
Bilgi Teknolojileri

şeklinde devam ediyor.

Hedefler belirlenirken özellikle işi yapacak ekibin katkısı çok önemli, istişare edilerek ortak bir karar sonucu ortaya koyulan hedefler neticesinde çalışanlar gerçekten hedefi tutturmak isteyeceklerdir. Aksi takdirde hedefler sadece yöneticilerin “umutları” olarak kalacaktır.

Her şey sonuç içinse ve sonuçta büyümek için satmak gerekiyorsa “ya sat ya terk et” diyen patronlarımızın olması/olacak olması da normal görünüyor.

Daha az baskı altında olduğunuz iyi bir hafta sonu dilerim.

  • Pinle
Genel içerisinde , , , etiketleriyle yazılmıştır. 2 Yorum

Maestro Panel – Başarı Hikayesi 15

Oğuzhan Yılmaz'ın ilginç bir fotoğrafı. Kaynak: blog.erakbas.com

comTalks başarı hikayelerinde bu onbeşinci hafta ve seri bu sefer yerli bir girişimin sevindirici yatırım haberi ve geliştirdiği teknoloji ile devam ediyor. comTalks Başarı Hikayeleri bölümünde bu hafta Maestro Panel isimli yerli web hosting paneli yer alacak.

Geçtiğimiz haftalarda comTalks’ta sırasıyla Campaign Monitor, BigCommerce, Logik, iTeleport, TechSmith, Litmus, iData, A Small Orange , WooThemes , Smartasses , AnswerLab, GitHub, Alien Skin Software, Kentico Software, Envato, Admoda ve InsuranceAgents şirketlerinin başarı hikayeleri vardı. Seriyi yeni farkeden okurlarımız baştan başlayabilirler.

Maestro Panel kurucusu Oğuzhan Yılmaz ile yaptığım konuşmadan önce Maestro Panel’den haberim yoktu. Fakat hosting sektöründe bulunan birkaç dostuma sorduğumda onların aslında projeyi çok iyi bildiğini ve sıkı takip ettiğini gördüm.

Daha önceki başarı hikayelerinde de gördüğümüz gibi. Başarı bazen çok dikey bir alanda uzmanlaşmaktan geçebiliyor. Oğuzhan’ın yaptığı da bu.

Yatırım Doğrulama Belgesi

Kısa bir süre önce elektronik alanında tanınmış bir marka olan Goldmaster şirketinin CEO’su Sinan Özkan Bora’nın şahsen 250.000 TL fonla melek yatırımcı olarak dahil olduğu bir girişim aynı zamanda Maestro Panel. Kendisinin konu ile ilgili doğrulama mektubu da sağ tarafta bulunuyor.

Peki Maestro Panel Nedir? Hangi Probleme Çözüm Üretiyor?

Şirket sahibi Oğuzhan Yılmaz’a göre Maestro Panel bir ihtiyaçtan doğuyor. Hosting şirketleri için kolay sunucu yönetim imkanı ve platform bağımlılığı olmaksızın esnek otomasyon imkanı sağlayan bir teknolojileri var. Sekörde cPanel ve Plesk gibi çok büyük şirketler olduğu halde teknik bir arka-plana sahip olan ve bu alanda büyük problemler gözlemleyen Yılmaz buradan bir fırsat doğabileceğini düşünüyor.

Kendisini Nasıl Fonladı?

Daha önce farklı şirketlerde çalışan ve Finans yazılımları geliştiren Oğuzhan Yılmaz çalıştığı şirketteki sorunlar sebebiyle böyle bir fikir götürdüğünde önce ciddiye alınmıyor. Şirket mevcut sistemleri üzerinde bazı modifikasyonlar yaparak yola devam etme kararı alıyor. Araya askerlik girdikten sonra Oğuzhan Yılmaz ilk zamanlar freelance yaptığı işlerden kazandıklarıyla projesini fonlamaya çalışmış.

İletişim Dili ve Sosyal Medya Kullanımı

Ben fonlama ve teknik detaylardan cok yerli bir girişim olan Maestro Panel’in örnek iletişim tarzı üzerinde duracağım. Küçük bir arama yaptığınızda Maestro Panel ve Oğuzhan Yılmaz hakkında pek çok bilgi edinmeniz mümkün.

Yerli bir girişim ve web sitesi net bilgiler içeriyor. Ürünü detaylıca anlatan ve özellikle teknik kitlenin çok önemli çıkarımlar yapabileceği birkaç video hazırlanmış. Bu videolarda Oğuzhan henüz beta durumda olan projesinin inceliklerini müşterilerine anlatıyor.

Teknik geçmişe sahip müşeri kitlesiyle proje ile ilgili bilgileri paylaştığı bilgileri bir de Twitter hesapları var.

Maestro Panel Sunucu Yönetimi

Maestro Panel Müşteri Yönetimi

Daha çok yerli girişim ve başarı hikayesi duyurabilmek ümidiyle. Geçtiğimiz hafta tatilde olduğum için ne yazık ki seriyi aksattım ama arkadaşlarım boş durmadılar. İsterseniz onların geçen hafta sunduğu içeriğin kısa bir listesiyle yazıyı tamamlayalım.

Unutmadan: Maestro Panel kurucusu Oğuzhan Yılmaz bu yazının yorumlarında sorularınızı cevaplamaya çalışacak.

İyi haftasonları ;)

  • Pinle
Bilgi Teknolojileri, Röportaj içerisinde , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , etiketleriyle yazılmıştır. 2 Yorum

Monetize Ederken – Yayıncılar

Serinin 2. yazısında ülkemizdeki monetizasyon probleminin 1. sebebi olan trafik kalitesinden bahsetmiştim. Bu yazıda biraz yayıncılar tarafından bakmak istiyorum olaya.

Trafik kalitesinde problemler yaşasak da bu kadar hacmin içinden illaki monetize edilebilecek kullanıcılar çıkacaktır diye de düşünüyor çoğu yayıncı. Hatta bırakalım yayıncıları, yurtdışından sektörü izleyen kişilerin görüşü de bu. Fakat burada da yayıncıların monetizasyona olan bakış açısı devreye giriyor. İlk yazıda bahsetmiştik, yurtdışında bazı şirketlerde Monetization Manager, Chief Revenue Officer gibi ünvanların olduğundan. Mantık şu: elinizde bir gelir kaynağı var(uygulamalar, trafik vs.). Bu emtiadan olabildiğince gelir elde etmeniz için optimizasyonu ve yeni projeleri benimsemeniz lazım. Benim Türkiye’deki yayıncılarda gördüğüm sorun bu. Sadece uygulama ve oyun sahipleri için değil, elinde iyi kötü trafik bulunduran her türlü yayıncı için söylüyorum: ürünümüzü ortaya koyup, insanların satın almasını bekliyoruz.

Monetizasyon konusunda Türkiye’de başarılı bulduğum şirketlerden bir tanesi Joygame. Sanal Kredileri olan Joypara, kullanıcıların gözünde inanılmaz değerli. Öncelikle buradan başlamak lazım; kullanıcıların satın almasını beklediğiniz şey kullanıcılar için gerçekten çok değerli olmak zorunda. Bu durum bir sanal ürün belirleyip ona bir fiyat vermekle, ve bu ürünü alırsa kullanıcıya gemisinin daha hızlı gideceğini söylemekle bitmiyor. Sanal ürünlerin fiyatlandırması ve bu ürünlerin alımında kullanılacak sanal paranın exchange oranıyla başlıyor her şey. Bu, problemin önüne geçmek için izlenmesi gereken ilk yol.

İkinci çözüm ise yayıncıların kullanıcılarını iyi tanıması. Sadece demografik olarak değil, davranışsal olarak da kullanıcı hareketlerinin analiz edilmesi gerekiyor. Bu sayede kullanıcının tam ihtiyacı olduğu bir anda Sanal Para bir promosyon ile kullanıcıya sunulursa, daha yüksek geri dönüşler alnır.

Son olarak da yayıncıların monetizasyon araçlarıyla ilgili daha bilgili olması gerektiğini düşünüyorum. Şu anda Türkiye’de sadece kredi kartı ve mikro ödeme yöntemlerini kullanıp kullanıcılara yeterince opsiyon sunduğunu düşünen şirketler var. Oysa oyun içi ödeme yöntemleri dünyası uçsuz bucaksız bir derya. Mangır Kart ve SponsorPay bu yöntemlerden sadece ikisi.

Serinin 3. yazısında yayıncıların kullanabileceği monetizasyon araçlarından bahsedeceğim.

  • Pinle
Sosyal Oyunlar, Yazı Dizileri içerisinde , , , , etiketleriyle yazılmıştır. Yorum yap

Bana Bir Vazo Çizer misin?

Diğer günlerden hiç bir farkı olmayan bir çalışma günüydü. Sevgili direktörümüz Devletşah herkesi etrafına çağırdı ve bilgisayarları bir süreliğine kapatmamızı istedi. Çok enteresan bir şey çünkü bir ajansta bilgisayarları kapatmak demek, aç bir insana yemek yemeyi kesmesini söylemek gibi bir şey. (Eneteresan bir benzetme, kabul ediyorum.)

Herkes Devletşah’ın ne söyleyeceğini merakla bekliyordu ve Devletşah konuştu: “Bana birer vazo çizer misiniz?” Çok basit bir soruydu, herkesten birer tane vazo çizmesini istemişti. Bunu yapmakta ne var ki, hemen çizeriz, hepimiz zamanında resim dersi almış insanlarız.

10 dakika sonra herkes çizdiği vazoyu getirip Devletşah’a verdi. Hiç bir vazo bir diğerine benzemiyordu. Hepsi farklı şekillerde, farklı boyutlarda vazorlardı. Aslına bakarsanız normal olanı da buydu.

Burada Devletşah’ın istediği gibi bir vazo gelmesi ihtimali çok aslına bakarsanız çok düşük bir ihtimaldi çünkü Devletşah’ın istediği vazonun genişliğin, yüksekliğini, kıvrımlarını, genel büyüklüğünü, rengini ve daha bir çok ayrıntısını kimse bilmiyordu. Devletşah bu detayları paylaşmış olsaydı gelen vazolar benzer şekillerde olurdu. Burada “ama Devletşah hiç detay vermedi ki, istediği gibi bir vazo nasıl alabilir ki” demek de bir diğer yanlış oluyor. Devletşah detayları vermediği zaman ona bunları sormamız gerekiyordu. Ayrıntılarını ondan zorla bizim almamız gerekiyordu ki istediği gibi bir şey ortaya çıksın.

Burada iki önemli noktaya dikkat çekmiş olduk.

1- Bir kişiden bir şey isterken mümkün olduğunca detaylarını vererek istemek gerekir. Bunu yapmadığımız zaman kötü-yanlış sonuçlar alma ihtimalimiz çok çok yüksek, bu da zaman ve iş gücü kaybından başka bir şey değildir.

2- Karşımızda bir konuyu anlatan birisi var ise ve yeterli detay vermiyorsa, önemli noktaları kaçırıyorsa bunları ondan bizim istememiz, sürekli soru sorarak detayları almamız gerekir.

Bu şekilde çalışıldığı zaman çok daha mutlu ve huzurlu bir iş hayatınızın olacağına emin olabilirsiniz.

Keyifli çalışmalar. (:

  • Pinle
Genel, Kurumsal İletişim içerisinde , , , , , etiketleriyle yazılmıştır. 4 Yorum